26 Ekim 2015 Pazartesi

-ma -me

Öyle bir suç ki ortada suçlu yok. Yapacak bir şey de yok. Yola devam etmek lazım ama mecal yok. Mecali olan da yok, mecalsiz olan da.

Bir insanın doğması dokuz ay on beş gün. Bir yaranın iyileşmesi neden bir ömür?

İçinde sonsuzluğun gizli olduğu o 'an'lar, onlar, ne kadar uzaklar. Daha önce hayattan bu kazığı yediğimde çocuktum. Nasıl olmuş da içime atabilmişim? Aklım almıyor. Hayatta neler yapabilecekken bir gıdım ilerleyememiş olmak ne fena. Halbuki sorsam herkes başarılı bile der. Yalan bir ömür sürüyorum. Öyle bir yalan ki herkes ortak.

Hiç kimseyi tanımıyor, hiçbir şey bilmiyorum. Gitmek istiyorum, gidebilmek; bu bedene tezat, bu ruha eş bir yaşam sürmek istiyorum. Çok istiyorum. Ciğerlerim sökülüyor, çok istiyorum lan!

Yapamıyorum.

23 Ekim 2015 Cuma

Hayıflı Geceler

Yapamadım lan, yazamadım, kutlayamadım. Al işte, geçti. Değer verdiğim tek özel gün doğum günleri lan benim. Of!

Bunu dinle dur şimdi. İyi gelir!



Nihayet emin oldum ki gerçekten geriye dönüş yok. Bazı şeyler sadece çok özel zamanlarda, çok özel insanlara oluyor. Artık ömrümün geri kalanını düşünmeye başlayabilirim.

Tam sigara yakmalık bir ruh hali ama ben sigara içmiyorum. Bildiklerim, gördüklerim şu anın en uygun vakit olduğunu söylüyor halbuki. Sap gibi duruyorum. Sigara içsem en azından bir fiil icra ediyor olurdum. Bir eylem, bir hareket işte. O bile yok.

Dondum kaldım işte. Şarkı da bitti mal mal ekrana bakarken. Mucizelere inanan birisi olarak şu anki halime kahkahalarla gülebilirim oysaki. Ama gülemiyorum. Çünkü gülmek çok eskide kaldı. Gelir elbet bir gün yine, yolu düşer bu surete tekrar. Heyhat, ömür geçiyor. Ömür, geçiyor.

Engelli olmak bir şey değildi de işte duygular var. İnsan dediğinin duyguları da var. Ne oluyorsa onlardan oluyor zaten. Ne olmuyorsa da onlara oluyor. Hep bir olmak hali ama bir yandan da hiç olamamak, hiç olmak. Yapamamak...

Hayat çok mu güzel lan?

22 Ekim 2015 Perşembe

22 Ekim

"Vazgeçtim sen Ekim'de gel
Eylül'de herkes geliyormuş."
(Cahit Zarifoğlu)

22 Ekim bugün, kutlayamayacağım tüm doğum günlerin adına, iyi ki doğdun Lucie.

Kapağında bisiklet olan siyah bir defterin sayfalarından birine, sağ sayfalardan biri olsa gerekti, öyle hatırlıyorum, o güzel el yazınla yazdığın gibi: HAYAT!

Küfür mü etmeliyim? Etsem haksız mıyım? Hak hukuk meselesi mi? Mesele mi? NE?

Halbuki sana ulaşmak ne kolay şimdi. Güzel bir şeyler yazardım, kutlardım. Ah be dostum, iyi ki doğdun. Ne güzeldi seni tanımak. Güzeldi de işte...

Sana bir dörtlük hediye etmek istiyorum, hiç okumayacak olsan da istiyorum. Saat gecenin ikisi neredeyse ve benim asık suratlı yaşamıma geri dönmem lazım. Hoşça kal.

Gerçeğin hayalden en bariz farkı,
Uzağa atarsın yakına düşer.
Öyle günler, öyle simalar var ki
Unutmak istersin aklına düşer.

(Abdurrahim Karakoç)

20 Ekim 2015 Salı

Niye böyle oldu bilmiyorum ama artık yazmak zevk vermiyor. İçimden gelmiyor. Halbuki gece, müzik, havadaki o tuhaf efsun, her şey müsait. Olmayınca olmuyor. Hayatta her şey gerçekten de zamanlama meselesi galiba. Yaşamak bile zamanlama meselesi.

Birkaç TED videosu izledim, iyi gelmedi dersem yalan olur. İyiye gitme yolunda uğraşırken, o uğraşın içindeyken inanıyor insan. Sonra işi gücü bırakıp kafasının içindeki sesle baş başa kalınca bozuluyor iş. O ses ki yaşamış, yaşayan ve yaşayacak tüm insanlarda aynı. Ne tuhaf... Herkesin sesi başkayken kafasının içindeki ses aynı.

Olur olmadık hayaller kurmaktan kaçınmam gerektiğini düşünmüştüm bir ara. Artık öyle düşünmüyorum. Onları hayal etmezsem çok sıkıcı oluyor günler geceler. Hayal edince filizleniyor hep bir şeyler. Olmamaları önemli değil. Hayal zaten, hedef değil. Hedef olsalardı gerçekleşmemeleri sıkıntı olurdu.

Bundan yedi sekiz ay evvel Eylül'ü bekliyordum. Nihai hedefimdi, her şey bitmiş ve güzel olacaktı. Planlar planlar planlar... Plansız yaşayamayan birisiydim, artık plan kurmaktan ölesiye kaçınıyorum. İnsan plan kurmamalı da diyemem ama kuracaksa gerçekleşmeme ihtimalini göze almalı. Bağlanmamalı. Felaket oluyor diğer türlüsü. Keşke bunu tecrübe etmeme gerek olmasaydı. Ama doğru, hayatın çalışma prensibi böyle değil. Sağlık olsun.

Cahit Zarifoğlu diye güzel bir adam var. Günlük gibi bir kitap yazmış, adını Yaşamak koymuş, ilk cümlesi de şu: 'Ne çok acı var.'. Ne yaptın be adam? Gerisi gelmiyor ki kitabın. Ağırlığı altında eziliyorum. Ne çok acı var hakikaten ama ne yapalım? Varlar işte. Evet, çoklar da ne yazık ki.

Hayatta en önemli şeyin dostluk ve muhabbet olduğunu düşünüyordum. Haklıymışım da kendimce. Kaybedince anladım. Belki ileride başka bir şey, bir değer daha önemli olur. Kim bilir? Sahi, kim bilir?

Bu yazdıklarımı günün birinde sileceğim sanırım. Hiç benim kuracağım cümleler değil buradakiler. En yakını yine bu yazı. Sıkıntı büyük matmazel, sıkıntı büyük. Seni güzel hatırlamaya çalışıyorum; ancak bazı gölgeler izin vermiyor. Böyle olmamalıydı. Bir yerlerde bir şeyler çok yanlış gitti.

Anlayamıyorum.

15 Ekim 2015 Perşembe

Aşağı yukarı ikindi vakitleri deli gibi bir sağanak başladı bugün. Çıktım, tak tak ıslandım. Koltuklu değneklerin yere değmesi, yağmur damlalarının yüzüme vurması, ıslanmak, düzen, ritim, tak tak tak...

Sol bileğim hala acıyor matmazel, alışamadı gitti. Ellerim de her geçen gün mahvoluyor. Bileklerim fena.

Ve şunların üstüne diyebileceğim hiçbir şeyim yok ne kendime ne de başka bir şeye dair. Kitaplardan konuşmak isterdim halbuki ya da ne bileyim, duyulmadık bilinmedik bir filmden. Bir şeyler öğrenmek isterdim birinden. Suratım asılı kalsın istemezdim. Çok ağır ilerliyor her şey, çok ağır ve çok sessiz. Kopya kağıdıyla yaşanmış günler bırakıyorum ardımda. Bazı şeylerin hiçbir zaman hayal ettiğim seviyeye bilmeyeceğini bilmeme rağmen inadımdan da vazgeçemiyorum. Ondan da vazgeçsem daha neyim kalacak?

Çok tuhafım. Ne istediğimi bile bilmiyorum. Yemek yemekten bile zevk almıyorum artık. Mecbur kalmadıkça sesimi kullanmıyorum, konuşmuyorum. Bu fiziksel acı denen şey sadece fiziksel kalmıyor. Öğrenemedim gitti şunu. Kalmıyor işte öyle. İnsanın psikolojisini de yerle bir ediyor. Hiç kimse ve hiçbir şey değil de çekilen acı, bir tek o var sanki. Hiçbir zaman tam olarak bitmeyeceğini bilmek işkence gibi. Mükemmel tasarlanmış bir işkence yöntemi gerçekten, akıl alır gibi değil. Hadi öleceğim vakti bilmeden yaşıyorum. Bunu neden biliyorum?

Quincey kitabın adını ve konusunu yanlış seçmiş bence. Hadi doğru olsun. O halde bir de Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak İşkence'yi yazmalıydı. Daha şık durmuyor mu? İşkence cinayetten daha sanatsal bence.

Beş sene önce bugün ne yapıyordum, beş sene sonra bugün ne yapacağım? 2015 bitecek mi bir ara? Bugün (dün) hicri yılbaşıydı. O bittiyse miladi olan da biter muhakkak. Biter de işte, bana ne. Ama sanki şu yıl bir bitse bir şeyler olacak. Saçma sapan şeylere anlam yükleme huyumdan da kurtulmam lazım. O lazım, bu lazım, şu lazım...

Çanakkale'yi özledim. Özlem ne ağır bir duygu...

9 Ekim 2015 Cuma

Son birkaç gündür yine tuhaf tuhaf rüyalar görüyorum. Uyandığımda kafamda tüm ağırlığınla, göğsümde tüm boşluğunla sen. Yine sen! Allah belanı ver(me)sin!

Nerdesin şimdi dostum, ne yapıyorsun? Ben seni çok özlüyorum. Ne bir kitap, ne bir alıntı, ne bir şarkı, ne bir film önerenim var. Paylaşanım yok. Niye böyle oldu? Ben istemedim ki. Ben istemezdim ki. Ruhum daralıyor. Direncim kalmadı artık. Ciddi manada sıkıntı var. Çok büyük sıkıntı var. Kaldım kafamın içindeki sorularla baş başa. Bitmiyor, Allah belasını versin, bitmiyor. İlk defa sanki benim dışımdaki herkes mutluymuş gibi hissediyorum. Her şeyden soyutladım kendimi. Varlığım bana bile yük. Ben ne yapacağım?

Ne hayallerim vardı benim. İnancım ve güvenim vardı. Ben neden böyleyim? Yıllar önce sormam gereken soruları şimdi başladım sormaya. Halbuki bu yaş, artık bu soruları sormak için çok geç. Kaldıramıyorum artık. Her günüm aynı, aylardır. Saatlerle yaşıyorum. Ruhum paramparça. Toplayamıyorum bir araya. İlk kez toplayamıyorum. Aylar, mevsimler geçti, hala aynıyım. Hani alışıyordu insan her şeye? Niye yalan söylediler bana? Hani her işte bir hayır vardı?

Dayım kadar olamadım. Becerip de göçüp gidemedim ömrümün baharında. Off, kaldım işte burda böyle. Off! Ellerim bile mahvoldu artık. Tutunacak hiçbir şeyim yok. Bir şey bulabilsem kendime, bir amaç, bir hedef... Yok. Bu kadar asık suratlı olunur mu? Böyle özlem olur mu? İnsan tanımadığı birini bu denli özler mi? OOOOOFFFFFF!!!!

Hiç bu kadar yalnız olmamıştım. Nefret bile edemiyorum hiçbir şeyden. Buz gibi...

3 Ekim 2015 Cumartesi

Haller

Bu ülkede insan olmak zor. Laf olsun diye de değil, hakikaten zor. Görünür bir kusurunuz veya engeliniz varsa bir ömür sizi dikizleyen bakışları görmezden gelme ve maske takma pratiği yapmanız gerekiyor. Görünmez yaralarınız varsa bu kez de görmezden geliniyorsunuz. Hangisi daha iyi? Peki, ya ikisi beraberse, ikisi de varsa? İşte, bunun sizi çıkarması gereken kapı insanlıkken bu ülkede değil. Bu ülkede lanet, anlayışsızlık, falan filan...

Yani anlamıyorum tabii insanları, hiçbir zaman da anlayamadım. Ne yapmaya çalışıyorlar? Ah vah ettiklerinde karşısındaki için iyi bir şey yaptıklarını mı düşünüyorlar? Sana acıyorum, bana güvenebilirsin gibi bir şey mi mesela? Nedir? İlle de ama ille de yaşamak mı lazım anlamak için? Sanırım evet.

Gördüğüm kadarıyla insanlıktan nasibini almış kişilerin geçmişleri ya da bugünleri gerçek acılarla dolu. Belli bir nokta var sanki acıda, herkesin eşiği değişik olmakla beraber o nokta geçildiğinde, hayat geçirttiğinde size o noktayı artık farklı bir bünye oluyorsunuz. Kimisi vurdumduymazlık olarak etiketliyor bunu. Değil halbuki. Bu sadece aceleciliğin gereksizliğinin anlaşılması. Vurdumduymaz değilim, sadece umrumda değil. Bence arada fark var. Anlatması da zor yahu.

Kendimden örnek vereyim, bugün fizik tedaviden dönüyoruz. Memlekette olmanın götürüsü sanırım, şoför tanıdık. Adamın iyilik ettiğini düşünerek söylediği cümleler ki niyetinin kötülük olduğuna inanmıyorum, beni zehirliyor. Sanki ben mi seçtim lan bu hayatı? Hee bile demedim, bir şey demedim. SIKILDIM.

Bir gün biriyle karşılaşayım ve beni bir şeylere ikna etsin istiyorum. Benim düşündüklerimi düşünmek zorunda değil, sadece insanlıktan nasibini almış olsun. Beklentisiz olsun. Olsun ki bana da öğretsin. Ben çünkü birisinden görünce, değer verdiğim birisinden görünce inanırım. Hep bu benim bilmek ve inanmak kavramlarına yüklediğim anlamlardan bunlar. Bildiklerimin çoğuna inanmadan yaşamaktan, bilmek ama uygulayamamaktan. Hayattan...

Sanki böyle birini bulsam gözümdeki perde kalkacak. Hiçbir şeyin imkansız olmadığına 'inanacağım'. O bilgiyle yaşamak artık önemsiz olacak, çünkü o bilgi benim bir parçam olacak. Zaten onunla olacağım. Bütün olacağım belki, tamamlanmış hissedeceğim.

Ancak görünen o ki epeyce bir süre daha payımıza düşen, acımızın eşiğini aşındırmak olacak. Bazı hayatları çok merak ediyorum, bazı halleri. Ama düşünmek iyi gelmiyor. Düşünmek, iyi gelmiyor.

Düşünmek
iyi
gelmiyor.